• Reklam
Adem Sarı

Adem Sarı


SİZ BENİM YERİMDE OLSANIZ NE YAPARDINIZ –II

21 Haziran 2019 - 21:43

SİZ BENİM YERİMDE OLSANIZ NE YAPARDINIZ –II

Okuyucu romanının ikinci bölümünde Michael Berg üniversitede hukuk okumaktadır. Hocalarıyla birlikte takip ettikleri bir davada sanık koltuğunda beş kadın sanık oturmaktadır. Bu kadınlar arasında Berg Hanna’yı görür. Hanna artık 43 yaşındadır. Bu davanın iddiasına göre beş sanık kadın, bir kaç yüz esirle yaptıkları bir “ölüm yolculuğu” sırasında, onları mola amacıyla kiliseye kapatırlar ancak kiliseye bomba düşer ve yangın çıkar. Bu beş kadın sanık gözcüdür ve kapıları açıp esirleri kurtarmamışlardır. Yangından sağ çıkan bir anne ve kızı şimdi davacılar arasındadır.

Michael duruşmalar boyunca Hanna’nın bu suçu neden işlediğini sorgular. Kendini daima saklamak zorunda kaldığı için mi yapmıştır bunu? Kendi çıkarları, yani kendi hakikati ve adaleti için mi mücadele ediyordur? Kamplarda kendisine kitap okuması için seçtiği güçsüz ve zayıf kızları bir süre sonra ölüme gönderip bir başkasını seçmesi, foyası ortaya çıkmasın diye midir? Yoksa kendisi de diğer kızlar gibi yararlandığı “bir küçük okuyucu” mudur sadece?..

Michael’a aklındaki sorularla birlikte mevcut yargılamayı şu şekilde değerlendirmektedir: Burada muhafızlar, gardiyanlar veya genel anlamda savaşa katılanlar, ordu veya SS subayları değil, bu suçu işleyenlere göz yumanlar, görmezden gelenler, hoş görenler ve kabullenenlerin oluşturduğu tüm bir kuşak yargılanıyordur. Hanna yaş itibariyle tüm o kuşağı temsil etmektedir. Michael mahkemeye odaklandıkça daha çok yargı erkini ve bunun adaletle olan ilişkisini sorgulamaya başlar. Hatta Hanna’nın davasında izlediği o hukukçulardan soyutlar kendini. Hakim ve jüriler, mahkeme salonundaki insanlar da aynen Hanna’ya veya kamptaki esirlere hasıl olan “uyuşukluk”tan mustariptirler: “Tıpkı hayatta kalmayı aydan aya sürdürerek buna alışan ve yeni gelenlerin kapıldığı dehşeti kayıtsız bir tavırla gözleyen toplama kampı mahkûmu gibi... Bir uyuşmuşluk içinde kaydeden bir mahkûm, tıpkı katliamı ve ölümü de algıladığı gibi... Hayatta kalmayı başaranların tüm yazdıkları farkına varmadan bu uyuşmuşluğu anlatır; hayati işlevleri indirgeyen, davranışları kayıtsız ve acımasız kılan ve gaz odalarında boğulmayı ya da fırınlarda yakılmayı sıradan olaylara dönüştüren bu uyuşmuşluğu...” Yani bu durum bir anlamda psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” dediğimiz tehlikeyi görüp de elinden bir şey gelmemesi sonucunda, durumu kabullenip hayatın bundan sonrasının artık böyle devam edeceği duygusuna kapılma içgüdüsüdür. Sanıklar sanki hâlâ bu uyuşmuşluğu yaşıyorlar ve daima yaşayacaklar gibi bir izlenim vermektedirler. Michael’a göre bu uyuşmuşluğun içinde bir anlamda taşlaşmış gibidir sanıklar.

Michael mahkeme süreci boyunca, Hanna’yı sevmiş olduğu için hem bireysel olarak hem de ait olduğu kuşak bağlamında kendini de sorgulamaktadır. Kendi kuşağı için Nazi geçmişiyle hesaplaşmak, kuşak çatışmasının büründüğü bir kılıf değil, sorunun kendisidir. Yani ebeveynlerin ait olduğu kuşaktan olan Hanna’ya olan aşkı bile toplumsal bir sorundur. Kendini sorgulamaya devam eder Michael ve düşünceleri beyninde dönenir durur: “Hanna’yı sevmiş olduğum için çektiğim acının bir anlamda benim kuşağımın kaderi olması; benim yalnızca diğerleri kadar kaçamadığım, gizlemekte diğerleri kadar usta olamadığım, Almanya’ya özgü bir kader olması benim için ne kadar teselli olabilirdi ki?”

Michael topluma ayak uydurabilmek için evlenir ve bir de çocuğu olur. Ancak yüzeyde Hanna’ya olan özlemi, gerçekte ise onun temsil ettiği kuşağın kendisine bıraktığı bu yüklü geçmiş, sağlıklı bir evliliğe sahip olmasına izin vermez ve boşanırlar. Michael’ın asıl üzerinde durduğu “kolektif suç” kavramının genişliğidir. Sadece ebeveynlerinin değil, kendi kuşağı da suçludur soykırımdan dolayı. Kolektif suç kavramı, ahlaki ve hukuksal açılardan ne ölçüde geçerli ya da geçersiz olursa olsun, Michael’ın kendi kuşağının üniversite öğrencileri için başedilmesi gereken bir gerçekliğin adıdır. Çünkü bu gerçeklik sadece Nazi yüküyle ne yapılacağından daha çok, bir bütün olarak şimdinin nasıl yaşanabilir kılınacağı sorunudur.

Yahudi mezarlarının üstündeki gamalı haç işaretlerinin karalanması; pek çok eski Nazi’nin yargı ve idari mercilerde ya da üniversitede kariyer yapmış olmaları; Almanya’nın İsrail Devleti’ni tanımaması; uyum içindeki yaşamdan daha çok siyasi iltica ve direniş deneyimlerine odaklanılması... Almanların sağaltmaları gereken sadece birkaç yükü arasında sayılabilir. Suçluları parmakla gösterebilecek durumda olsalar bile utanç içinde olmaktan kurtulamıyor Michael ve kuşağı, suçlu ana ve babalarla yaşanan çatışmalar özel bir enerji yüklüyor.

Duruşmalar öyle bir noktaya gelir ki eğer Hanna bir el yazısı örneği verirse, kamp sırasında tutulan raporun ona ait olmadığı anlaşılacak, kendisine yüklenilen suçlar yüzünden müebbet hapse mahkum olmaktan kurtulacaktır. Ama sırf okuma-yazma bilmediği öğrenilmesin diye suçu üstlenir. Diğer mahkumlar kısmi süreli hapse mahkum olurken Hanna müebbet hapse mahkum olur.

Mahkemede sorgulama sırasında hâkimin Hanna’ya, tüm bunları neden yaptınız sorusuna Hanna: “Hâkim bey siz benim yerimde olsanız ne yapardınız?” sorusuyla cevap verir ve tüm bu hikayenin başından beri var olan soru işaretlerinin gelişmesine yol açar. Aslında görünenden daha farklı anlamlar taşır gerçeklik ve bir toplumun gerçekler üzerinden değil yanılsamayla birlikte…

YORUMLAR

  • 0 Yorum