• Reklam
Adem Sarı

Adem Sarı


Türkülerimiz...

14 Şubat 2019 - 13:13

TÜRKÜLERİMİZ...

Her insan kendi hayatının başrol oyuncusudur. Çoğunluklada rolünü hikayelerin birikimiyle elde ettiği yaşanmışlıktan alır. Bu yaşanmışlıkların bazıları sonu güzel biten bir aşk romanı gibi keyifli, bazıları da gerilim filmi gibi tedirgin edicidir. Her yaşanmışlığın taşıdığı yük zamanla başrol oyuncusunu zorlamaya başlar. Bu zorlanmalar her hatırlama anının yeniden kazandığı yükle hiç bitmeyecek sıkıntıya dönüşür, kimi kez de tam tersine, rahatlamaya.

Türkülerimizin çoğu da bu gerçek yaşanmışlıkların hikayesidir aslında. Her yörenin gelenek ve görenekleriyle türküleri örtüşür. Çünkü türkü insanının neşesini, üzüntüsünü, derdini, sıkıntısını anlatan sanatsal form olmanın ötesinde, doğrudan yaşanmışlıkları çırıl çıplak aktarır: Türkü kimi kez kurulu düzene başkaldırıdır kimi kez kadere isyandır.

Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Âşık Mahsuni Şerif, Neşet Ertaş, Hacı Taşan ve daha niceleri kendiliğinden bağırmamışlar Anadolu’nun kıraç topraklarında. Onlar zor zamanların isyankâr saz ve sözleridir. Zaten başarılar da zorlukların içinden türer. Türküler hayatın içinden gelir. Toprak, su, hava ve insanın bileşiminden doğar.

İşte gerçekten yaşanmış, sonu hazin biten ve türküleşen bir hayat hikayesi anlatacağım sizlere.

Fahri Kayahan 1918 ile 1969 yılları arasında Malatya’da yaşamış, İstanbul’da vefat etmiştir. Dinlediğimiz bir çok türkünün derlemesini yapmış ve söylemiştir. Yaşadığı dönemde Atatürk’ün dikkatini çekse de, pek öne çıkan biri olmamış, ayrıca yüzü hiç gülmemiştir. Çektiği acılar çok büyüktür. “Yani, insan kendi kanını içer mi?” diyeceksiniz ama Fahri kendi kanını içenlerden olmuştur. Kendi mutsuzluğunu kendi yaratmıştır. Şöyle ki; Suna, çok güzel bir kızdır. Kayahan, Suna’yı görür görmez Suna’ya vurulmuştur. Evlenir Suna’yla. Birbirlerine bağlılıklarını iyice pekiştirmişlerdir. Fahri bilir karısının başkalarına bakmayacağını.

O yıllarda hamam sefaları kadınlar için en büyük eğlencedir. Yine o günlerden birinde Suna da gider hamama. Komşusu Neriman Hanım, Suna’nın sırtında ben görür. Akşam eve gittiğinde eşi Mustafa’ya laf arasında bahseder bu benden. Bir zaman sonra Fahri kahvenin önünde Mustafa’yla karşılaşır. Sohbet ederlerken iş tartışmaya dönüşür. Fahri, Mustafa’ya “Bir daha karşıma çıkarsan seni elaleme rezil ederim” der. Bu sözler karşısında sinirlerine hâkim olamayan Mustafa, sırf Fahri’yi yaralamak için, “Sen önce karına sahip çık. Ben O’nun sırtındaki beni bile bilirim” der.

Fahri bu sözler karşısında vurulmuşa döner. Eşi Suna’nın kendisini kesinlikle aldatmayacağını bilir. Ama bu sözler de neyin nesidir? Elin adamı Suna’nın sırtındaki beni nerden bilecektir? Kafasındaki soru işaretleri dönenirken eve varır. Durumu çok sevdiği eşi Suna’ya anlatır. Suna da yemin billah eder. “Aman beyim, bakar mıyım senden başkasına?” Zira, eşi Fahri’yi çok sevdiğini anlatır. O gece konuşurlar, konuşurlar...

Fahri eşine sarılır ve ikna olduğunu söyleyip bir daha hiç açmamacasına konuyu kapatır.

Fakat durum hiç de öyle olmamıştır. Fahri istemeden de olsa o şüpheyi kafasından atamamıştır. Karısına kötü davranmaya başlar. Yine bir akşam yemekte sudan bir sebepten çıkan tartışma sonrasında Fahri ceketini alır ve Malatya sokaklarında dolaşmaya başlar. Eve geldiğinde güneş doğmak üzeredir... İçeri girer ve gördüğü manzara karşısında donakalır... Çok sevdiği karısı Suna, kendini asmıştır. Sallanan ayağın altında bir mektup durmaktadır. O mektupta Suna son sözlerini şöyle yazmaktadır: “Kusura bakma beyim, ama günlerdir kafandaki soru işaretlerinin sebebini bilmekteyim.... Kendimi temize çıkarmak için başka yol göremedim. Şunu bil ki ben sana hiç ihanet etmedim.”

Fahri ağlar, ağlar... Gözyaşlarını silerken bir bakar ki hava aydınlanmıştır. Artık Malatya Fahri için bitmiştir. Yıllar sonra trenle Malatya’dan geçen Fahri, Malatya’ya bakar ve “Gözlerimi kapayın. Ne Malatya beni görsün ne ben Malatya’yı” der. Sonra o güzel türkünün mısraları dökülür ağzından:

Şafak söktü yine Suna’m uyanmaz

Hasret çeken gönül derde dayanmaz

Çağırırım Suna’m sesim duyulmaz

Uyan Suna’m uyan derin uykudan

Bunca diyar gezdim gözlerin için

Niye küstün bana el sözü için

Dilerim Allah’tan sızlasın için

Uyan Suna’m uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden

Usandım gurbet elinden

Hiç kimse bilmez halinden

Uyan Suna’m uyan derin uykudan

Evet, çok hazin bir sonla biten binlerce Anadolu hikayesinden sadece bir tanesiydi bu hikaye ve türkü. Zaten bu güzel türküleri ölümsüz kılan gerçek yaşanmışlıklardan çıkmış olması değil mi ki?

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Azmi Eraslan
    2 yıl önce
    Malatya' ya ait bu turkü literatüre Erzincan türküsü olarak gırmiştir. Türkünün öyküsünü Adem kardeşim çk güzel anlatmış. Nerede bir türkü söyleyen varsa korkmayın onun yanına gidin. Ondan zarar gelmez. Kötü insanların türküleri olmaz diyor, ozan.