Hendek'te Bir Yaz: Fırının Önünde Hayat ve Hayri'nin Renkli Dünyası
1994 yılının sıcak bir Hendek yazı... O günleri düşündükçe hafif bir tebessüm yerleşiyor yüzüme. Sümbüllü, Kırk Tepe, Karadere, Aksu, Göksu, Çamlıca ve daha nice köyün minibüsleri, tam karşımdaki duraktan bir bir sıralanıp kalkardı. Ben ise her gün dört yol ağzındaki ekmek fırınımda, yeni çıkmış ekmeklerin kokusuyla herkesi selamlar, hayatın telaşına fırının o tatlı sıcaklığından bakardım. Hemen karşımda hastane taksi durağı, birkaç adım ileride ise Hendek Devlet Hastanesi, ama o zamanlar eski binasıyla daha bir mütevazi, daha bir samimi...
Minibüslerin, pazar yerinin, Zeki Cömert Parkı'nın yeni açıldığı, çarşı merkezinden hastaneye çıkan yol üzerinde henüz o eski memur evlerinin sırasına eklenmiş belediye dükkanlarının yeni yeni hareketlendiği yıllar… Şehir merkezine doğru yürürken ise tarihi caminin mimari yapısı insanı kendine çekerdi. Yaşlı çınar ağaçlarının gölgesinde Hendekliler çaylarını yudumlar, yaprakların esintilerinde sohbetin tadına varırlardı. Caminin tam karşısında İş Bankası, yanında manavlar, önde Hendek taksi… Her yerin, herkesin kendine ait bir rengi, bir hikayesi vardı. Ve tüm bu renkler arasında en göze çarpan ise hiç kuşkusuz Turanlar Mahallesi'ydi: namıdiğer Roman Mahallesi. Onların yaşam kültürlerini yansıtan coşkuları, espri anlayışları, eğlenceleri, mahallelerinin dokusu başka bir yere benzemez. Kadınların rengarenk giysileri ve olağanüstü dansları görsel bir şölen oluşturur, erkeklerin bir kısmı enstrüman çalar. Her evde müzikçalar vardır, yüksek sesle Kibariye, Güllü, Müslüm Gürses ya da Ferdi Tayfur dinlenir. Farklı kültürler aynı ilçede yan yana akar; herkesin ilçenin dokusuna kattığı renkler bir bütün oluştururdu.
Bu rengârenk karakterlerin arasında biri vardı ki, adeta efsaneye dönüşmüştü: Boyacı Hayri. Hayri her sabah, omzunda boya sandığı, bıçkın edasıyla fırınımın önünden geçer, çarşıda kendisine münasip bir köşe bulup sandığını yere atar, oturur, karanlık çökene dek müşteri beklerdi. Öğlenleri ceketinin iç cebinden ustalıkla çıkardığı minik şişeden yudumunu alır, bir yandan ayakkabıları parlatır, bir yandan kekeme ama candan muhabbetine devam ederdi. Akşam oldu mu aynı şekilde, bu sefer hafif sallanarak, sandığını omuzlayıp evinin yolunu tutardı.
Yine bir akşam, günün koşturmacasından geriye 10-15 ekmek kalmış, köy dolmuşlarının son kalkışını beklerken, Hayri fırının önünden sallana sallana geçiyordu. Ama bu sefer etrafı 5-6 kişiyle çevrilmişti. Etrafındaki herkes de az buçuk Hayri kadar damağı ıslatmış belli ki. Kısa bir tartışma, ardından yükselen sesler ve birden eski Türk filmlerindeki gibi ufak çaplı bir meydan dayağı… Hayri bir oraya, boya sandığı bir tarafa; olan yine boyalarıyla beraber Hayri’ye oldu. Ama o, toparlanıp kimseye pabuç bırakmadan, bağıra çağıra, küfrederek evinin yolunu tuttu.
Ertesi sabah, alışık olduğum gibi Hayri yine fırının önünden geçti, sandığı omzunda. Camları yıkarken akşamki olayı hatırladım, içimde bir muzırlık. "Hayri!" diye seslendim. Hayri hafif kekemeliğiyle "Bu bu bu buyur Sarıoğlu" dedi. "Hayri, dün akşam ne yaptın sen?" dedim. O da şaşkın, "Ne ne ne yaptım ki?" diye sordu. "Adamların anasını ağlattın, ‘darman duman ettin’ Hayri!" deyince, birden göğsü kabardı, kendine güveni geldi. "Ta ta ta takılmasalardı bana!" deyiverdi. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Hayri'nin bu havasını da bozmadım tabii ki.., "Hak ettiler, ben de olsaydım aynısını yapardım!" dedim. Hayri'nin yürüyüşü değişti, ellerini arkasına bağlayarak özgüvenle çarşıya kadar gitti.
O yılların şehir hayatında, köy duraklarından fırının önüne, camilerin gölgesinden çarşıya, Hendek’in insanı, hikâyeleri ve hatırası başka bir güzeldi. Hararetli tartışmalar, sıra dışı karakterler ve nostaljisi bol günlerde yaşam, bugünüme de hep tatlı bir tebessüm olarak eşlik ediyor.
Adem Sarı
18 Temmuz 2025
Nostalji çok sade ve akıcı olmuş. Kalemine sağlık.
Başkanım çok güzel samimi ve sürükleyici bir paylaşım olmuş kalemine yüreğine sağlık
Bazen bir anı bir ömrü özetlemeye yeter...