BİR KÖYÜN YÜZYILLIK NEFESİ: DEREDEN DEĞİRMENE, ORMANDAN MADENE
Kış mevsiminde yağan karlar, baharın gelişiyle birlikte erimeye başlayarak Keremali dağlarının eteklerindeki ormanlardan damla damla süzülüp köyün deresine ulaşırlardı. Dere o kadar coşkun ve neşeli akardı ki, taşlara vurduğunda çıkardığı dalga ve köpük sesleri, yaylıma giden koyunların ve sığırların kelek sesleri, köpek havlamaları ve yamaçtan yamaca duyulan ıslık sesleri birleşip köyde kendine özgü, unutulmaz bir melodi yayardı.. Bu melodiyi başka yerde duymak imkânsızdır. Çocukların koyun ve sığırlarla birlikte aynı anda içebileceği kadar soğuk ve berraktı derenin suyu.
Köyün geçmişi, yalnızca dağlardan süzülen suyla değil, göç ve yerleşimle de biçimlenmiş. 1877-1878 yani eskilerin 93 Harbi diye bildiği savaş yıllarında, bugünkü Ordu ilinden gelen insanlar, o dönemde Hendek merkezi yer yer bataklık ve sineklere bağlı hastalıklar yaygın olduğundan Hendek’in yükseklerine yerleşmeyi tercih etmişler. İlk yerleştiklerinde dağlık bir bölge olduğu için geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlarmış. Hayvan gübrelerini de yerleşim yerinin biraz uzağında bulunan boş ve düzlük bir alana dökerlermiş. Tabii gel zaman git zaman yolda karşılaştıklarında selamlaşır, “Nereye böyle?” diye sorarlarmış birbirlerine; hayvan gübrelerini döktükleri yerleri işaret ederek, “Gübreliğe gidiyorum.”, “Gübrelikten geliyorum.” diye cevap verirlermiş. Zaman geçmiş, köy büyümüş, kalabalıklaşmış ve sonunda resmi kayıtlara adı "Gübrelik köyü" olarak geçmiş.. Köyün ismi, insanların hem doğayla hem de birbirleriyle kurdukları ilişkilerin hikayesiyle ortaya çıkmış. 80’lere kadar bu isimle anıldıktan sonra, köyün adı Bakacak olarak değişmiş. Eski adı Gübrelik, yaşamın içinden süzülüp gelen, hikayesi olan bir isimken; Bakacak ismi, köyün yamaçlarından ovaya bakma, yüksekliğiyle bağlantı kurma arzusunu temsil ediyor olabilir. Her iki isim de bu köyün ayrı bir dönemine ışık tutuyor.
Köylüler artık tamamen yerleşik düzene geçince kendilerine tarım alanları açmaya başlarlar. Özellikle mısır, fasulye, biber, patlıcan, patates gibi temel gıda ürünlerini ekip biçerler. Sözünü ettiğim dere, dağlardan süzülür, köy merkezinde biraz yavaşlar, sonra yamaçlardan Kızanlık köyüne doğru hızlanır. Köylüler suyun hızlandığı yere mısırlarını öğütmek için bir su değirmeni yaparlar. Bu su değirmeni, köyün kültürel ve ekonomik kalbinin attığı yer haline gelir. Bir asra yakın zaman, değirmenin taşında o köyün mısırları un olurken, sıra bekleyenlerin sohbetleri, küçük tartışmaları, dertleşmeleri değirmenin tahta duvarlarına, tavan arasına, su oluğuna ve taşına birer anı olarak sinmiştir. O kadar benimsemişim ki o değirmeni, radyoda "Arkası Yarın" programlarında yayınlanan Keloğlan masallarını dinlerken, değirmenci karakterli masallarda hep o değirmeni hayal ederim. Masal kahramanlarını o tanıdık değirmene yerleştiririm zihnimde.
Aradan yıllar geçti. Köy yollarında çakıl kamyonları, buldozerler, iş makineleri görülmeye başlandı. İçime bir kurt düştü hemen. Biraz sordum, soruşturdum. Köyde demir madeni arıyorlarmış. Köye gittiğimde değirmen yerinde yoktu. Kamyonların moloz taşıdığı yollarda toz toprak birbirine karışmış, ağaçlar kesilmiş, kayalar devrilmiş, köyün o güzelim tarihi dokusu adeta şantiye alanına çevrilmişti. Şaşkına döndüm. Sanki değirmenin yıkılışıyla bin yıllık dostumu kaybetmiş gibiydim. Tahta duvarlarına, tavanına ve taşına sinen anılar değirmenle birlikte yitip gitmişlerdi. Hendek’ten Bakacak köyüne baktığınızda alabildiğine yeşil ormanların içinde içinizi burkan yer yer kellikler görürsünüz. İşte o kellikler demir madeni için heba edilen ormanların, feda edilen bir tarihin ve yok edilen bir hafızanın utanç izleridir. Bazen bir köyün ormanı, bir ülkenin kalbidir.
Bakacak köyüne gitmek için yola koyulduğunuzda gökyüzüne çıkıyormuş gibi hissedersiniz kendinizi. Köye doğru bir yılan gibi kıvrılırken sağlı sollu fındık bahçeleri, bahçelerin içinde tahtadan yapılmış yaz evleri, yol kenarlarında boylu boyunca erik, elma, armut, dut, kiraz, kızılcık, kestane, ıhlamur, ceviz ağaçları. Köye tırmanırken hangi yükseltide ya da nerede durursanız durun, manzaraya baktığınızda Hendek, Akyazı Ovası, Sapanca Gölü, Serdivan tepeleri, Çam dağları bir taş atımı kadardır adeta. Köy içine geldiğinizde eliniz, uzatsanız buluta değecek gibidir . Türkülerde çok duyduğumuz gibi dumanı sisi eksik olmaz Bakacak köyünün.
Köyün içinden başlayarak fındık bahçelerine giden yollar boyunca ve Kızanlık köyüne doğru coşkuyla akan derenin kıyısınca sıralanan kardelen çiçekleri, bahar aylarında köyü mor renkleriyle süsler, bir yandan da peteklerine bal taşıyan arılara ziyafet verirlerdi. Köyü kardelen çiçeklerinin kokusu sarardı. Benim neslim köyü, dereyi, değirmeni, ormanı ve onlara dair hikâyelerini kaybederken, geride yalnızca nostaljik bir sızı, içten içe kızgınlık, derin bir yas kalıyor. Köyün eski adındaki gibi, hayatın döngüsü boyunca, 'Gübreliğe gidiyorum' derken bile doğa ile uyum içinde yaşamanın kıymetini bilmek gerek. Bazı topraklar, anlatılmaya devam eden her hikâyede yeniden yeşerir belki; ama tüm o güzel, samimi, kendine has değerler, ancak korumayı öğrenirsek geleceğe taşınabilir. Köylerimizin taşında ahşabında, berrak suyunda, ormanında, geçmişin anısı, bugünün sorumluluğu, yarının umudu saklı. Verimli toprakları, suyu, ormanları ve güzellikleriyle dolu böyle bir köyde maden arayıp köyün dokusunu bozmak ancak insanoğluna yakışırdı herhalde. Ve insan eli, neyle doldurabilir yıkılmış değirmeni, kesilmiş ağacı, bozulan doğayı? Demirle mi, parayla mı, hatta altınla mı? Bakacak köyünü şantiye alanına çeviren zihniyete inat ormanların asli sahipleri ayılara, domuzlara, vaşaklara, tilkilere, gelinciklere, geyiklere, karacalara, yılanlara, bütün kuşlara, kaplumbağalara, kirpilere, tırtıllara, börtü böceğe ve ismini bilmediğim tüm canlılara selam olsun..










Ağzına sağlık adem abi ne güzel anlatmışsın köyümüzü