Gökyüzü Çatılı Pazar Yerlerinde
Rüzgârın Dolaştığı Yıllar
İşportacılar, seyyar satıcılar, simitçiler, baloncular, halka tatlıcılar... Onlar, pazar yerlerinin olmazsa olmaz dekoruydu. Tahtadan yapılmış sıra sıra patates-soğan tezgâhları, peynirciler, zeytinciler, rengârenk sebze-meyve ve balık tezgâhları haftanın sadece bir günü kurulurdu. O gün, bir şölen günüydü. İlçe ahalisinin yanı sıra köylerden uzun burunlu Ford minibüslerle ve kamyon kasalarına doluşarak gelenler haftalık alışverişini buradan yapar, bir sonraki haftanın pazarına kadar aldıklarını yetirirlerdi.
O yılların pazar yerleri şimdiki gibi değildi; bir alışverişten ziyade panayır yerini andırırdı. Tezgâhlarda öyle her mevsim her çeşit bulunmaz, ithal ürünlerin esamesi okunmazdı. Genellikle yerli malı, evin temel ihtiyacı olan gıda ürünleri satılırdı. Bazen pazara bir kamyon Yafa (Jaffa) portakalı gelirdi ki, o portakal bizim için bir meyveden çok daha fazlasıydı. Öğleye kalmadan tükenirdi. Büyüklerimiz anlatırdı; o zamanlar eve portakal girdiğinde, çocuklar kabuklarını ipe dizer, boyunlarına kolye gibi asıp giderlermiş okula. Sırf evde portakal yediklerini gösterebilmek için.. Balık derseniz, dere balığının haricinde hamsi bilinirdi. Haftada bir gün eve hamsi girdi mi, ertesi gün okul koridorları buram buram hamsi kokusundan geçilmezdi.
Pazarın o kadar renkli simaları vardı ki, her biri sanki Yeşilçam filminden fırlayıp gelmiş gibiydi. Gözümün önünden hiç gitmeyen, şifa dağıtan bir "Sülükçü Amca" vardı mesela. Bana göre dev gibi uzun boylu, esmer, ince yüzlü... Başının üstü kel ama yanlardan uzattığı saçlarını arkada lastikle bağlayıp at kuyruğu yapardı. Sağ elinde içi su ve sülük dolu cam bir şişe, sol omzunda ise esrarını asla çözemediğim siyah bir çanta... Sonra “Lastikçi Abi”nin yüzü silikleşse de boynuna taktığı lastikler hâlâ gözümün önünde olan ve “kırk telli lastik, dona bele lastik” diye bağıran sesi hala kulaklarımda. O zamanlar çok kıymetli olan çizgili Sümerbank pijamalarına ve donlara takılan lastikleri satardı. Bir yanda bunlar olurken, iç çamaşırı satan bir tezgâhtan, "Gel abla gel! Biraz önce Türkan Şoray buradan aldı, sen de al!" diye bağıran esnafın sesi yükselirdi. Müşteri çekmek için elindeki çamaşırları sallayışını izlemek bile ayrı bir komediydi. Bunların yanı sıra Kuran kursu ve cami yaptırma derneğine bağış yapmadan geçtiğimde kendimi günahkâr zannedip huzursuz olurdum.
Bizim de bir patates-soğan tezgâhımız vardı. Babam, Tekel işçileri mesaiye başlamadan tezgâhı açar son köy minibüsü kalkmadan ve Tekel işçileri paydos etmeden tezgâhı kapatmazdı. Müşterilerin bakışlarından patates alıp almayacağını anlardı. Yerimiz hiç değişmezdi; sırasıyla Hasan Amca, biz, Cevat Aga, Ekrem Amca ve Punalı... Hasan Amca o zamanlar muhtemelen yetmişlerindeydi ama dimdikti. Kasketi başından, siyah deri ayakkabısı ayağından eksik olmazdı. Hafif beje çalan sarı-yeşil renk karışımı takım elbisesi ve yeleğiyle tam bir beyefendiydi. Yeleğinin cebinde Sovyetler Birliği yapımı Serkisof marka köstekli saati, cebinden sarkan gümüş zinciriyle pazarcıdan ziyade sanki önemli bir toplantıya gidecek bir iş insanı ya da bir topluluk lideri gibi bir görüntüsü vardı.
Hasan Amca’nın bir de tabakası vardı. Ceketinin iç cebinden çıkarır, tütününü kâğıda özenle yayar, güzelce rulo yapar, diliyle ıslatıp yapıştırdıktan sonra keyifle tüttürürdü. Güleç yüzü, babacan bakışları ve Kafkas coğrafyasına özgü duruşuna sinmiş sertliği karşısındaki insanlarda güven ve saygı uyandırıyordu.
Öğleden sonra okul paydos olduğunda Hasan Amca’nın benim yaşıtlarım olan torunları yardıma gelirdi. O yıllarda biz çocuklar için dışarıda yemek yemek büyük lükstü. Belinde beyaz önlüğü, uçları sivri burma bıyığıyla seyyar börekçi göründü mü dünyalar bizim olurdu. Hasan Amca’nın torunlarıyla hemen sıraya girerdik. Börekçinin yuvarlak bıçağıyla börekleri dilimlerken o sıcak börek kokusunun sokağa yayılışı iştahımızı kabartırdı. Tabii yanına da Gazozcu Ali’den şahane bir Hendek gazozu açtırdık mı, değmeyin keyfimize..
Zamanın pazarcılarında para önlükleri, dekordan ziyade kasa görevi görürdü. Üç gözü olurdu; orta göze küçük kağıt paralar(5’lik, 10’luk, 20’lik), diğer göze büyük kâğıt paralar (50’lik, 100’lük), diğer göze de madeni paralar (bozukluklar) konurdu. Biz çocuklar o önlükleri taktığımızda uçları yere değerdi ama havasından geçilmezdi. Hasan Amca’nın torunlarıyla müşteri kapmak için tatlı bir rekabete girer, müşterilere "ajitasyon" yaparak mal satmaya çalışırdık.
Pazar yerinde çay içmek de ayrı bir zevk verirdi. Kahveci tepsisinde gelen çaylar, cam bardaklarda keyifle içilirdi. Çaycı, kimin kaç çay içtiğini ağaçtan şemsiye direğine ya da tezgahın tahtasına tebeşirle çentik atar, akşam olunca da gün içinde içilen çayların parası ödenirdi. Pazar yerinin bir ucundan diğer ucuna gizli bir ağ kurulmuşçasına kendiliğinden bir sinerji oluşurdu. Bu Pazar yerleri, yazın pazarcıların şemsiyeleriyle gölgelenir, kışın ise tezgahlarındaki teneke içinde yaktıkları meyve kasalarının alevleriyle ısınırdı.
Pazar yerlerinin o samimi sıcaklığı, şimdi mağaza dedikleri dükkânları yan yana dizip üst üste koyan, ortasını boş bırakıp üzerini süslü çatılarla kapatan beton yapılara emanet edildi. O yıllarda binlerce insanın açık havada özgürce dolaştığı pazar yerleri bugün yerini etiketlerdeki 99,99’lu fiyatlarla göz boyayan AVM’lerin loş, havasız, uğultulu koridorlarında nefeslerin nefeslere karıştığı, insanı yoran bir hale dönüştü. Tüketim ekonomisinin geleneksel yaşam biçimi haline gelen AVM kültürü cam bardakta içilen çayın tadını bile aratır hale geldi. İçeceklerin ve yemeklerin kapları tamamen plastik. AVM'lerin çöp kovalarında ve sokaklarda bulunan çöp konteynerlerinin içine bakarsanız çoğunluk şekilde plastik atık görürsünüz. Siz ne kadar geri dönüşüm teknolojisi geliştirirseniz geliştirin, tüketim ekonomisinin önüne geçemediğiniz sürece bir çözüm bulamaz, dünyanın kirlenmesini engelleyemezsiniz. O yıllarda rüzgâr insanlarla birlikte dolaşır, pazar yerlerini havalandırır, hava sirkülasyonu sağlayarak doğal klima görevi görürdü. Tekel işçileri sabah ya 8'den önce ya da akşam 5'ten sonra pazar alışverişlerini yaparlardı. İnsanlar pazar yerine ellerinde pazar filesi ya da pazar çantalarıyla gelir, aldıklarını onların içine özenle yerleştirirlerdi. Limonatacının sesi, börekçinin çağrısı, simitçinin bağırtısı pazar yerinde dolaşan kalabalıkla birleşir; kendiliğinden bir koro oluşurdu. Bu sesler, patatesçi Hasan amcanın sigara dumanıyla birlikte gökyüzünde buluşur, kimseyi rahatsız etmeden ağır ağır yükselirdi.
Hasan amcanın torunları, bizim çocukluk gülüşlerimiz, önlüğe para koyarken yaşadığımız o küçük ama büyük heyecan… Yağlı kâğıda sarılı böreğin tadı, cam bardakta içilen çayın sıcaklığı, çaycının şemsiye direğine attığı o küçücük çizik… Bugün kredi kartına bilmem kaç taksit yapıldığını hesaplayan, indirimden indirime koşan, tüketim ekonomisinin köleleştirdiği insanlar; o çocukluğun, o pazar yerlerinin, babam Mehmet Sarı’nın ve Hasan amcanın ruhunu gerçekten anlayabilirler mi?
Dönemin tüm pazarcılarının alın teri ve emeğine saygı ve hürmetle..
4 Ocak 2026
Adem Sarı










Adem abi bizi 30-40 yıl öncesine götürdün ve inanılmaz bir resim çizdin, kalemine ve yüreğine sağlık.