Çocukluğumun Gölgesinden Bugünün Betonuna: Akyazı ve Hendek Anıları
Çocukluğumun rengini, kokusunu ve hiç silinmeyen izlerini Akyazı’nın sokaklarında soludum. İlk gençlik yıllarımın masum samimiyeti içimde ne zaman canlansa, hayat yüklerinden bir an için de olsa kurtulurum. Zamanın tortusunu biriktirdiğim dostlarımla hâlâ görüşür, eski günlerin özlemiyle buluşur, naftalin kokulu hatıralarımızı yad ederiz. Her kasabanın bir dokusu, bir kokusu vardır… duvarlarına, pencerelerine, ağaçlarına ve insanlarının yüzüne öyle bir siner ki bu doku; çarşıya adımınızı attığınızda teninize yapışan yağmur gibi, siz istemeseniz de ruhunuzda hissedilir.
Bugünden geçmişe baktığımda 80’li yılların Akyazı’sında çarşı içi adeta masalsıydı. Hastane mahallesinden itibaren çarşı içinden geçip taa Akyazı Lisesi’ne kadar devam eden kenarları betonla çevrilmiş artezyen suyundan oluşan küçük cılız dere, derenin iki yakasındaki ağaçlar, gölgesinde serinleyen insanlar... sokağın iki yanında sıralanan dükkanlar, saatçi Tik Tak Ahmet’in zamana meydan okuyan dükkânı, ayakkabıcılar özellikle de Müdürün Lostra salonu, kuyumcular, çay ocakları, o eski şekerlemeciler, ıslama köfte salonlarından sokağa yayılan kokular... ahşap banklarda oturup sohbet edenler, Akyazı’nın gazete bayisi Kaşif abinin tahta kulübesi, yanında plastikten oyuncaklar satan ilçenin tek oyuncakçısı Cemal amcanın dört tekerlekli arabası... okul zamanları kitap defter almak için sıraya girdiğimiz Doğan Kırtasiye, Sezginler Kırtasiye, Mangıroğlu Kırtasiye.. cep herkülü Naim Süleymanoğlu’nun rekorlarını televizyonda renkli izlemek için doluştuğumuz ağaçlarla dolu Akyazı’nın meşhur parkı.. çocukların bayramlarda parayla bisiklete bindiği fayton durağı, nam-ı diğer Hergelen meydanı..
O parkı hatırlamayan, bayram harçlığıyla Cemal amcadan plastik tabanca alıp dere kenarında “atış 5, vuruş 10 kuruş” oynadığımız Malazlar ve Kav markalı kibrit kutularını unutan olabilir mi? Tabancanın her patlayışında çevremizi kuşatan çocuk kahkahaları, büyüklerin gözlerinde ince bir huzur olurdu. Gençlik çağımızda akşamüzeri çarşıda buluşur, Sarmaşık Pastanesi’nde dondurma yer, Kız Meslek Lisesi’nin yanından geçerek parka uğrardık. Her buluşmada hayatın tadı bir başka güzeldi. Yukarıda anlattıklarım hiç bitmesini istemediğim güzel bir rüyadan kötü bir sesle uyanışa bıraktı yerini. Zaman hızla akmıştı. Biz 80’li ve 90’lı yılların idealist çocukları, gençleri çoğu zaman farkına bile varmadan 2000’li yıllarda doğa talancısı bir zihniyetin şaşkın izleyicileri haline geldik.
Akyazı çarşısındaki bütün o köklü ağaçlar bir bir yok oldu; ahşap banklar söküldü, derenin üstü kapandı. O çok sevdiğim gökyüzü-yeşil birleşiminden geriye hiç gölge etmeyen bir iki küçük fidan ve soğuk beton kaldı. Şimdi ne yazın serinliği var o sokaklarda, ne de kışın bir sıcaklığı.
Hem Akyazı hem de Hendek benim hayatımın şekillendiği yerler. Her iki ilçenin de son 50 yılını ağacıyla, ormanıyla, sokağıyla, çarşısıyla, doğasıyla, geçirdiği değişimle çok iyi bilirim. 80’li 90’lı yıllarda Ormanköy’den Hendek’e doğru yol aldığınızda Keremali dağları batısından Akyazı Geyve’ye, doğusundan Hendek, Düzce, Bolu’ya kadar yemyeşil ormanlarla kaplıydı. Bakmaya doyamaz, hayaller kurar iç çekerdiniz. Kışın beyaza, ilkbaharda yeşile, sonbaharda henüz keşfedilmemiş renklere boyanırdı ağaçlar. Şimdi ise yer yer kesilen ağaçların boşlukları böler o renk cümbüşünü.
Yine yıllar önce Hendek Merkez Camii ile İş Bankası arasındaki dev çınarı hatırlarım. O devasa ağaç neredeyse çarşı içinin yarısını gölgelerdi. Çınar ağacının altından Hendek Adapazarı dolmuşları kalkardı. Yazın gölgesinde minibüs bekleyenler, kışın yağmurdan kaçan çocuklar.. Sahi o ağaca ne oldu?
Sivil toplum kuruluşlarında, sosyal medyada, televizyonlardaki kamu spotlarında sürekli doğa ve çevre kirliliği ile ilgili yayınlar göstermelik mi? Her birimiz çocukluğumuzdan itibaren doğa, insan, yeşil, ağaç, su, çevre sevgisiyle büyümedik mi? Güneşli bir günde çok bunaldığımızda ağaç gölgesi aramayanımız var mıdır? Ya da yağmurlu bir havada ağaç altına sığınmayanımız, yaz gecelerinde evimizin önündeki ağaçta öten cırcır böceğinin sesinde çayımızı yudumlamanın keyfini başka nerede bulabiliriz? Ya rüzgarlı havalardaki ağaç esintilerinin seslerini duyduğumuzda gözlerimizi yumup daldığımız hayaller. Daha yeni Rasim Paşa önündeki ağaçlar neyin uğruna kesildi?
Şu bir gerçek ki, biz çocukluğumuzun ve gençliğimizin sokaklarından, parklarından, ağaç gölgelerinden aldık yaşam izimizi. Şimdi ise betonun, gri binaların ortasında nefes almak her geçen gün biraz daha zor. Bundan böyle, her şehrin ve kasabanın çocuklarına, doğadaki tüm yaşam formlarına bir selam çakma borcumuz olduğuna inanıyorum. İşte bu yüzden, içimizdeki samimiyetin ve vicdanın sesiyle, yaşam alanlarımızın geleceği için bazı adımlar atmak şart. Her belediye, kentsel planlamalarında kişi başına en azından belirli bir yeşil alan standardını zorunlu kılmalı; mevcut parkların ve ağaçların korunması güçlü kanunlarla güvenceye alınmalı. Geçmişimizi yaşatan ağaçlar ve eski parklar, yalnızca kıyıda köşede kalmış bitkiler değil, toplumsal hafızamızın gerçek taşıyıcılarıdır; bu yüzden kent hafızasını ve doğal mirası koruyacak bağımsız komisyonlar mutlaka oluşturulmalı. Okullarımızda ekolojik eğitim lafta kalmamalı, çocukları doğrudan köy, kasaba, orman gezileriyle doğayla buluşturacak pratikler teşvik edilmeli. Ayrıca, kamusal alanlara dair alınan kararlar, ister ağaç kesimi ister başka bir proje olsun, mutlaka halk oylamasına sunulmalı ve şeffaf bir biçimde yürütülmeli. Son olarak, parti adları değişse de eğer zihniyet değişmiyorsa, yaşam alanlarımızın ruhunu gerçekten kurtaramayız; bu nedenle hem seçen hem seçilen olarak vicdanlı ve yenilikçi nesillerle siyaset kültürümüzü değiştirmek hepimizin ortak sorumluluğu olmalı.
Son sözüm ise, bu yazıda adı geçen veya anılara gizlenmiş, çocukluğunda bir gölgenin serinliğiyle tanışmış, esnaflık yapmış, ağacını koruyup kollamış, toprağında hayat bulmuş ve ebediyete uğurlanmış olan Akyazı ve Hendek’in tüm güzel insanlarına, hatıralarda yaşayan herkese saygı ve hürmetle...










Kalemine, yüreğine sağlık başkanim