Daha Ne Kadar Gideceğiz?
Son malzeme de yüklendikten sonra kapağı kapattı. Kasanın üzerine çadırı çekip lastiklerle kasalardaki çengellere bağlayıp bir güzel sağlamlaştırdı. Son kontrolünü de yapmak için kamyonun etrafını dolanırken arka kapaktaki o yazı ilişti gözüne, hafifçe gülümsedi: “İleride güzel günler göreceğiz demişlerdi. Daha ne kadar gideceğiz?” Evrakları bir kez daha gözden geçirerek kuvvetli bir bismillah çekti, koyuldu yola.
Dışarıda hava kasvetliydi. Yağmur, sis, gri gökyüzü iç karartıcı bir hal almıştı. Aklına ortaokul yılları geldi. Son iki dersi boştu. Yine böyle yağmurlu bir günde eve erken geldiğinde annesiyle babası kuzine sobanın fırınında kestane kavurmuş, çay içiyorlardı. Öyle mutlu olmuştu ki.. Dışarının yağmurunda, fırtınasında, güvensizliğinde evin güvenli sıcaklığı sonsuz bir huzurla doldurmuştu içini.
Cam sileceklerinin sesi onu bugüne getirdi, yolda olduğunu hatırlattı. Artık şehrin kalabalık trafiğinden şehirlerarası yollara çıkmıştı. İnsan kalabalığı, yüksek binalar, korna sesleri, trafik ışıkları azalmış, ağaçlar, dereler, tepeler, dağların güzelliği görülmeye başlamış, sanki yapay bir dünyadan gerçek bir dünyaya geçiş yapmıştı. Bulutlar gitmiş, hava yükselmiş, yağmur kesilmiş, güneş yüzünü göstermeye başlamıştı. Radyonun düğmesine uzandı. TRT Türkü, yol arkadaşıydı. Spikerin sesi duyuldu: "Aşık Mahsuni Şerif’ten, İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım..." En sevdiği türkülerden biriydi bu. Mahsuni söyledikçe o hayallere dalıyor; bazen umutlanıyor, bazen hüzne yenik düşüyordu. Yol kenarındaki telefon direklerinde kargaları gördü. Çocukken dereden tuttuğu balıkları elbiselerinin altından çalan o kargalara çok kızardı. Şimdi ise onlara sempatiyle bakıyordu. Tekerlekler dönerken direkler hızla akıp gidiyor, teller bir alçalıp bir yükselirken zamanı da geride bırakıyordu.
Radyoda, Sakarya yöresinden sözleri Ziya Bulut'a, derlemesi Muzaffer Sarısözen’e ait bir Hendek türküsü başladı: "Elmayı top top yapalım". Ritme kaptırdı kendini, neşelendi biraz. Zihninde gençlik yılları belirdi; mısır ve tütün tarlalarındaki imeceler, kızlarla kaçamak bakışmalar canlandı. Derin bir iç çekti. Eli gayriihtiyari cebine gitti ama boşa çıktı; sigarayı bırakalı çok olmuştu. Şişesinden su içti biraz. Karnı acıkmıştı. Biraz ilerideki kamyon parkına yanaştı. Diğer kamyoncularla selamlaştı. Kasanın altındaki dolabını açtı, tezgahını kurdu. Güzel bir menemen yaptı kendine. Çayını demledi. Sonra tekrar koyuldu yola.
Radyodan gelen o bildik "dıt dıt…" sesi, saat başı haberleri: “İsrail saldırılarında şu kadar ölü, şu kadar yaralı. Ölülerin şu kadarı çocuk…. Kıbrıs Türk kesimiyle Rum kesimi arasında yapılan görüşmeler..” Dinledikçe çocukluğundaki akşamları hatırladı. Gaz lambası ışığında yer sofrasında yemek yenir, babası radyodan haberleri dinlerdi. İsrail-Filistin, Kıbrıs… Sanki zaman ileri gitmek yerine aynı cümleyi tekrar ettiren bir plak gibi çizikte takılı kalıyordu.
Dağlar ufukta ağır ağır akıyordu. Sanki oralara hiç gidilmemiş, gidilememişti: gizemli, ulaşılmaz. Belki şu sırtın öbür yüzüne geçilse her şey daha güzel olacaktı. Hani Türk filmlerinde olur ya; kasabanın yerel ilişkilerinden bunalan iki sevgilinin “Gidelim buralardan, kimsenin bulamadığı uzaklara” hayalini kurması gibi… Dağların etekleri boyunca alabildiğince uzanan buğday tarlaları, tarlalarda yalnız ağaçlar, yol boyunca bacaları tütmese terkedilmiş gibi görünen küçük küçük köyler, çamurdan tek katlı evler… yaşlı bir insanın yüzündeki kırışıklıklar gibi yorgun bir yaşanmışlığın izlerini taşıyorlardı.
İleride polis kontrolü vardı. Ehliyet, ruhsat , tonaj, irsaliye... Sorular, belgeler, mühürler… Devlet, ceza yazarken hep oradaydı. Askerliğini yapmıştı. Savaş olsa gözünü de kırpmazdı. Vergi borcu yoktu. Banka takanağı yoktu. Annesine hastaneden acil randevu lazımken aylar sonrasına gün alabilmişlerdi. Babadan kalma arazi için açılan dava on yıldır sürüyordu. Üniversiteyi kazanan kızı için hala yurt arıyordu.
Ceza makbuzuyla birlikte direksiyonun başına geçti. Canı sıkıldı ama teker dönmek zorundaydı. Radyonun sesi tekrar yükseldi: "Şimdi Hisarlı Ahmet’ten alınan bir Kütahya türküsüyle devam ediyoruz..." Gaza hafifçe dokundu. Yol uzadı, türkü uzadı. Uzakta, dağların gölgesinde bir yerde, belki de bir sonraki virajın ardında, o arka kapaktaki cümlenin söz verdiği “güzel günler” bekliyordu.
Adem Sarı, Aralık 2025









